Böyle Buyurdu Zerdüşt
Zerdüst otuz yasında yurdunu ve yurdunun göğünü bırakıp dağlara çıktı. Orada ruhunun ve
yalnızlığının tadını çıkardı ve on yıl bundan bıkmadı. Ama en sonu gönlünde değisim oldu ve
sabah tanla kalktı, günesin karsısına geçti ve ona söyle dedi: "Ey büyük yıldız ! Aydınlattıkların
olmasaydı, nice olurdu senin mutluluğun ! On yıldır mağaramın üstüne yükselir durursun:
ısığından ve yolculuğundan bıkardın ben olmasaydın, kartalım ve yılanım olmasaydı !"
(Nietzsche, Zerdüst'ün giris kısmında -belki biraz da alay ederek - insanın en büyük
yanılgılarından birine değiniyor. Antropomorfizm: insanın kendi dısındaki dünyadan anlam
çıkarma ve onu kendine benzetme alıskanlığı. Dindarlar da çok sık kullanırlar bu varsayımı. Yani,
eğer bizler - biz bilinç sahibi insanlar - olmasaydı, günesin ve diğer seylerin varlıklarının da bir
anlamı kalmazdı. Karl Marx bu anlayısa karsı çıkacak ve su hükme varacaktır: "Nesnel dünya
onu algılayan insan zihninden bağımsızdır !") Bak ! Pek çok bal toplamıs bir arı gibi, bilgeliğimden
usandım; onu almaya uzanacak eller gerek bana. Böyle basladı Zerdüst'ün batısı. (Ve Zerdüst
bilgeliğiyle insanları aydınlatmak için aralarına inmeye karar verir.)
Zerdüst dağdan yalnız indi ve kimseyle karsılasmadı. Ama ormana girdiğinde kutlu kulübesinden
ormanda kök aramaya çıkmıs yaslı bir adam belirdi önünde. Ve söyle dedi yaslı adam Zerdüst'e.
(...) "Gitme insanlara, ormanda kal ! Hayvanlara git daha iyi ! Neden benim gibi olmak
istemiyorsun - ayılar arasında ayı, kuslar arasında kus ?"
"Peki, ormanda ne yapıyor ermis ?" diye sordu Zerdüst. Ermis cevap verdi: "Türküler düzüp
söylüyorum ve bu türküleri düzerken, gülüyor, ağlıyor ve mırıldanıyorum: böyle övüyorum
Tanrı'yı. Peki sen armağan olarak bize ne getiriyorsun ?" Zerdüst bu sözleri isitince, ermisi
esenledi ve dedi:
"Ne vereyim ben size ! Çabucak gideyim de bir sey almıyayım sizden " Ve ayrıldılar böylece, yaslı
adamla Zerdüst çocuklar gibi gülüserek. Ama Zerdüst yanlız kalınca, söyle dedi gönlüne: Nasıl
olur ! Bu yaslı ermis, Tanrı'nın öldüğünü daha isitmemis ormanında !"(Zerdüst ormanın
kıyısındaki en yakın kente varır ve orada bir ip cambazının gösterilerini seyretmek için toplanmıs
olan kalabalığa konusur.) Yalvarırım size, kardeslerim, yeryüzüne bağlı kalın ve inanmayın
size dünya ötesi umutlardan söz açanlara !Ağı saçanlardır onlar, bilerek bilmeyerek. (...)
Evet, kirli bir ırmaktır insan. Kirli bir ırmağı içine alması ve bozulmadan kalması için
deniz olmalı kisi.
(...) İnsan, hayvanla üstinsan arasına gerilmis bir iptir, uçurum üstünde bir ip. (...) Ben, gönlü har
vurup harman savuranı severim - ne tesekkür bekler, ne tesekkür eder: çünkü hep verir o ve
kendini korumak istemez. Ben, zar kendine uygun düsünce utananı ve soranı severim: "Ben
düzenci bir oyuncu muyum yoksa ?" - çünkü yok olmak ister o.Ben, isine baslamadan önce altın
sözler saçanı ve hep sözverdiğinden fazla yapanı severim: çünkü batısını ister o. Ben, tanrısını
yola getireni severim, çünkü tanrısını sever o; tanrının öfkesinden yok olması gerekir de. Ben,
yaralanmada bile gönlü derin olanı ve küçücük bir seyden yok olabileni severim: böyle geçer o
köprüyü seve seve.
Ben, gönlü dolup tasanı severim, öyle ki kendini unutur ve her sey onun içindedir; her sey onun
batısı olur böylece. Ben, özgür ruhlu ve özgür yürekli olanı severim: böylece kafası, yüreğinin içi
yalnız olur, ama yüreği batmaya zorlar onu.
(Zerdüst halka konusur; ama halk anlamaz onu, alaycı ve buz gibi bakıslarla bakarlar bu dağdan
gelen kahine. Derken ip cambazının gösterisi baslar. Cambaz ipin üzerindeyken, bir soytarı ipin
üzerine çıkar ve cambaza saldırır. Cambaz ipten düser. Ölmeden önce, Zerdüst cambaza doğru
eğilir ve onunla konusur.) Fakat Zerdüst yerinden kıpırdamadı ve gövde paramparça ama henüz
canlı, yanıbasına düstü. Az sonra, yaralı kendine geldi ve Zerdüst'ü yanında diz çökmüs gördü.
"Ne yapıyorsun öyle?" dedi sonunda. "Seytanın bana çelme takacağını çoktandır biliyordum.
Simdi cehenneme sürükleyecek beni: ona engel olacak mısın ?" "Serefim hakkı için, dostum,"
diye cevap verdi Zerdüst, "bu söylediğin seylerin hiçbiri yoktur: ne seytan var, ne cehennem.
Canın, gövdenden bile önce ölecektir. Hiçbir seyden korkma artık !" Adam gözlerini kuskuyla
kaldırdı. "Söylediğin doğruysa" dedi sonra, "hayatımı yitirmekle hiçbir sey yitirmis olmayacağım.
Ben, dayakla ve bir lokma yiyecekle oyun öğretilmis bir hayvandan fazla bir sey değilim pek." "Ne
demek," dedi Zerdüst, "sen tehlikeyi is edindin; bunda hor görülecek ne var. Simdi de
isin yüzünden ölüyorsun: bunun için seni kendi ellerimle gömeceğim." (Zerdüst ölen
cambazın cesedini beraberinde götürür. Aksam olduğunda cesedi kurtlar parçalamasın diye bir
ağaç kovuğuna saklar ve uykuya dalar.) Uzun zaman uyudu Zerdüst ve yüzü üzerinden yalnız tan
değil, sabah dahi geçti. Ama sonunda gözleri açıldı: sasmıs, bakıt Zerdüst ormanın ve sessizliğin
içine; sasmıs, baktı kendi içine. Derken, birden karayı gören bir gemici gibi, çabucak doğruldu ve
sevinçten bağırdı. Çünkü yeni bir gerçek görmüstü. Ve gönlüne söyle dedi: "İçime bir ısık doğdu:
yoldaslar gerek bana, diriler - istediğim yere götürebileceğim ölü yoldaslar ve cesetler değil. Beni,
benim istediğim yere, kendi istekleriyle izleyebilecek diri yoldaslar gerek bana.İçimize bir ısık
doğdu: Sözünü halka değil, yoldaslara yöneltecek Zerdüst ! Sürünün çobanı ve köpeği olmayacak
Zerdüst. Niceleri sürüden çekmek; bunun için geldim ben. Halk ve sürü bana kızacak: çobanlar,
haydut diyecekler Zerdüst'e.
Ben çobanlar diyorum ya, onlar kendilerine iyiler ve doğrular derler. Ben çobanlar diyorum ya,
onlar kendilerine hak dine inananlar derler. İyilere ve doğrulara bakın ! En çok kimden nefret
ediyorlar ? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan - oysa o yaratıcıdır
!Bütün inançların inanç erlerine bakın ! En çok kimden nefret ediyorlar ? Kendi değer levhalarını
parçalayandan, bozandan, yasa bozandan - oysa o yaratıcıdır ! Yoldaslar arar yaratıcı, cesetler
değil ve sürüler ve inançlar değil. Yaratma arkadasları arar yaratıcı, yeni levhalara yeni değerler
kazıyanları.
OKUMA VE YAZMA ÜSTÜNE
Bütün yazılmıs seyler içinde yalnız, kanla yazılmıs olanı severim. Kanla yaz: göreceksinki kan,
ruhtur. (...) Kanla ve özdeyislerle yazan okunmak değil, ezberlenmek ister. Dağlarda en kısa yol,
doruktan doruğadır; ama uzun bacakların olmalı bunun için. Özdeyisler, doruklar olmalı; söz
söylenen kisiler de boylu poslu olmalı. Hava yeğni ve duru, tehlike yakın ve ruh sevinçli
hınzırlıklarla dolu; iyi uyar bunlar birbirine.
Çevremde cinler olsun isterim; çünkü yürekliyim ben.
Hayaletleri kaçırtan yüreklilik, cinler yaratır kendine - yüreklilik gülmek ister.
Ben artık sizin gibi duymuyorum: bu altımda gördüğüm bulut, bu gördüğüm karaltı ve ağırlık, - bu
sizin fırtına bulutunuzdur iste.
Siz, yükselmek isteyince yukarı bakarsınız. Bense asağı bakarım; yükselmisim çünkü.
Sizden kim aynı zamanda güler ve yükselmis olur ? En yüce dağlara çıkan, güler bütün acıklı
oyunlara ve acıklı ağırbaslılığa.(...) Bana diyorsunuz: "hayata katlanmak güçtür." Yoksa ne ise
yarardı sabahki gururunuz, aksamki yerinmeniz. Hayata katlanmak güçtür: siz de çıtkırıldım
olmayın öyle ! Hepimiz bulunmaz esekler, hem de kancık esekleriz ! Üzerinde bir damla çiğ var
diye titriyen gül tomurcuğuyla ortak nemiz var bizim ?Doğrudur: biz hayatı severiz; ama
yasamaya değil, sevmeye alıstığımız için.Sevgide her zaman biraz çılgınlık vardır. Ama çılgınlıkta
da her zaman biraz yöntem vardır.Bana da, ben ki hayatı severim, öyle geliyor ki, mutluluğu en iyi
bilenler kelebekler ve sabun köpükleri ve insanlar arasında bunun gibi olanlardır. (...)Ben ancak
dans etmeyi bilen bir tanrıya inanırdım.
(Nietzsche burada Budizm'e gönderme yapıyor. Efsaneye göre Hint tanrısı Siva, dünyayı
yarattıktan sonra "tandava" hayat dansı yapmıstır.)Seytanımı gördüğümde, onu ağır, derin,
somurtkan ve resmi buldum. Ağırlığın ruhuydu o - her sey onun yüzünden düser. Öfkeyle değil,
gülmeyle öldürür kisi. Haydi öldürelim ağırlığın ruhunu ! (Nefis bir tesbit !!! Tüm dindarlara veya
herhangi bir seye, o seyi tek ve mutlak kesinlik olarak gören ve inanan insanlara en ağır gelen
sey nedir ? Gülmektir tabi ! Onlara saldırın, hakaret edin, tartısın ... hepsi bosuna ! O zaman
inançlarına daha çok sarılırlar. İçlerinden daha çok sehit çıkartmak için kinlenirler. Ama bir gülüs,
tek bir gülüs onların sahte dünyasını yerle bir eder. İste bu yüzden "Gülün Adı" romanında, kör
rahip gülme üzerine yazılan bir kitabı yasakladı ve hayatı pahasına insanların onu okumasını
engelledi. Çünkü o da gayet iyi biliyordu ki, inançlarını çesitli kelime oyunları, önermeler ve
varsayımlar kurarak savunabilirdi. Ama gülmeye karsı çok çaresiz ve yetersiz kalırdı.) Ben
yürümeyi öğrendim: o gün bugün, kendimi kostururum. Ben uçmayı öğrendim: o gün bugün,
kımıldamak için itilmem gerekmez. Yeğniyim artık, uçarım artık, kendi altımda görürüm artık
kendimi, bir tanrı dans eder içimde artık.
Böyle buyurdu Zerdüst.
YENİ PUT ÜSTÜNE
Bazı yerlerde uluslar ve süreler vardır, ama bizde yoktur kardeslerim: burda devletler
vardır. Devlet mi ? O da ne ? Peki ! Simdi bana kulak verin, size ulusların ölümünden söz
açacağım.Bütün soğuk canavarların en soğuğuna devlet denir. Soğuk soğuk yalan söyler o ve
ağzından su yalan sürüne sürüne çıkar: "Ben devlet - ulusum ben." Yalan Yaratıcılardı ulusları
yaratanlar ve onların üstüne bir inanç ve sevgi asanlar: böylece hayata hizmet ettiler.Yıkıcıdırlar,
nicelere tuzak kuranlar ve buna devlet diyenler: onların üstüne bir kılıç ve yüz arzu asarlar. Nerde
daha ulus varsa, orda devlet anlasılmaz; kem göz ve yasalara, törelere karsı islenmis bir günah
sayılarak ondan nefret edilir.(...) Fakat devlet bütün iyilik ve kötülük dilleriyle yalan söyler ve ne
söylese yalandır - ve nesi varsa hepsi çalıntıdır. Düzmedir onda her sey; çalınmıs dislerle ısırır bu
ısırgan. Barsakları bile düzmedir onun. (Ne güzel bir anlatım ! Kalemine sağlık Nietzsche ! Devlet
adına hepimiz insanlığımıza kıymadık mı ? Biz insanları, kendilerine devlet diyenler, devletin
temsilcisi diyenler en olmadık yalanlara, en hain tuzaklara alıstırmadılar mı ? Bir sürü sehit verdik,
değil mi ? Elinde tüfek, kahramanlık siirleri okuyan genç insanların dramını, vatan hizmeti olarak
alkıslamadık mı ? Ne gereği vardı birbirimizin gırtlağına basmanın ? Ama olmaz ! Olamaz ! Aksi
sekilde düsünmek vatana ihanettir. Böyleleri asağılanır, horgörülür. Kısacık hayatımda ne yazık ki
övünebileceğim fazla bir sey yok; ne bir eser üretebildim,
ne de insanlığa hizmetim dokundu. Ama tek bir seyle övünebiliyorum. Vatan ve devlet hainiyim
ben. Bunun gururu bana yeter. Nerede bir bayrak, bir sehit mezarı, bir ulusal anıt görsem, bir
mars isitsem hemen kusma isteği duyuyorum ! Bayrağına ve devletine bağlı olan kardeslerim.
Sizlerle asla anlasamam. Benim için bayrağın tuvalet kağıdı kadar değeri yok. Tuvalet kağıdı hiç
değilse bir ise yarıyor; pisliğimi arıtıyor benim. Diğeri ise tek bir ise yarıyor: İnsanlığımıza
kıymanın sembolü, üretmek, paylasmak, sevmek ve kendinden bir seyler vermek yerine
parçalamanın, ırza geçmenin, hayatı ve sevgiyi öldürmenin sembolü.)
PAZAR YERİNDEKİ SİNEKLER ÜSTÜNE
Yalnızlığına kaç dostum ! Seni büyük adamların gürültüsünden sersemlemis, küçüklerin
iğneleriyle de delik desik olmus görüyorum. Seninle nasıl susulacağını pek iyi bilir orman ve kaya.
O sevdiğin ağaca benze yine sen, o genis dallıya: sessiz ve dinlercesine sarkar o, deniz
üstüne. Yalnızlığın bittiği yerde, pazar yeri baslar; pazar yerinin basladığı yerdeyse, büyük
oyuncuların gürültüsü ve ağılı sineklerin vızıltısı baslar.
Dünyada en iyi seyler dahi, göstereni olmazsa değersizdirler: bu göstericilere büyük adam der
halk.
Halk pek anlamaz büyükten, yani: yaratıcılıktan. Ama büyük seylerin bütün göstericilerinden ve
oyuncularından hoslanır. Yeni değerler yaratanların çevresinde döner dünya - görünmeden
döner. Oysa oyuncuların çevresinde döner halk ve san: "dünyanın gidisi" böyledir. Ruh vardır
oyuncuda; ama ruhun vicdanı pek yoktur. O hep, en çok inandırdığı seye inanır - kendine
inandırdığı. (...) Devirmek - onca tanıtlamaktır bu. Çıldırtmak - onca kandırmakdır bu. Ve onca
kan, bütün kanıtların en iyisidir. Ancak duyarlı kulaklara sızan gerçeğe, yalan ve hiç der o. (...)
Gösterisli soytarılarla doludur pazar yeri - ve halk övünür büyük adamlarıyla. Bunlar onca o anın
efendileridirler. (...) Bu dediği dedik, bu sıkıcı kisileri kıskanma, ey gerçek tutkunu ! Dediği dedik
kisinin koluna hiçbir zaman asılmamıstır gerçek. (...) Pazar yerinden ve sandan uzakta yer alır
büyük olan her sey. Hep pazar yerinden ve sandan uzakta barınmıstır yeni değerler
yaratan. Yalnızlığına kaç dostum: görüyorum ki her yerini ağılı sinekler sokmus. Sert ve sağlam
bir havanın estiği yere kaç ! Yalnızlığına kaç ! Sen küçük ve acınacak kisilere pek yakın yasadın.
Onların göze görünmez öclerinden kaç ! Onlar sana karsı öcden baska bir sey değildirler.
Artık el kaldırma onlara ! Sayısızdır onlar, hem senin yazgın sinek kovmak değildir ki ...
GÖNÜLLÜ ÖLÜM ÜSTÜNE
Çokları pek genç ölürler, kimi de pek erken ölür. Su öğreti yabancı geliyor daha: Vaktinde öl !
Vaktinde öl: bunu öğretir Zerdüst.
Elbette hiçbir zaman vaktinde yasamayan, nasıl vaktinde ölsün ? Keske hiç doğmasaydı ! Bunu
salık veririm gereksiz kisilere !
Ama gereksiz kisiler bile ölümlerini önemsiyorlar daha, en bos ceviz bile daha kırılmak istiyor.
(...)
Ölümünüz insana ve yeryüzüne karsı islenmis bir günah olmasın, dostlarım. Budur gönlünüzün
balından dilediğim. (...) Böyle ölmek isterim ben, siz dostlarım, yeryüzünü benim hatırım için daha
çok seversiniz diye. Toprak olmak isterim yine, beni doğuranda dinleneyim diye. Gerçek bir ereği
vardı Zerdüst'ün; topunu attı. Simdi siz olun dostlarım ereğimin mirasçıları, size atıyorum altın
topu.
Altın topu attığınız görmek isterim dostlarım en çok ! Bundandır yeryüzünde biraz daha
oyalanmam - bağıslayın !
Böyle buyurdu Zerdüst.
İNSANCA PEK İNSANCA
İnançlar hakikat düsmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir. Hoslanmadığımız bir düsünceyi
öne sürdüğü zaman bir düsünürü daha sert elestiririz. Oysa, bizi pohpohladığında onu daha sert
elestirmek uygun olacaktır. Sahip olunması zorunlu tek sey var: Ya yaradılıstan ince bir ruhtur bu,
ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmis bir ruh... Tüm idealistler, hizmet ettikleri davaların her
seyden önce dünyanın tüm öteki davalarından üstün olduğunu düsünürler. Kendi davalarının
biraz olsun basarılı olması için, bu davanın tüm öteki insan girisimlerine gerekli olan aynı pis
kokulu gübreye açıkca ihtiyacı olduğuna inanmak da istemezler. Bir kez yürünmüs bir yola
düsenlerin sayısı çoktur, hedefe ulasan az ..
Küçücük bağıslarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır. İnsan, diğer
insanlardan hiçbir sey istememeye, onlara hep vermeye alıstığı zaman, elinde olmadan soylu
davranır. Acıların bölüsülmesi değil, sevinçlerin bölüsülmesidir dostluğu yaratan ... Bir seyden
hoslanmaktan söz edilir, aslında doğrusu, bu sey aracılığıyla kendinden hoslanmaktır. Kendinden
hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür. Hakikatin temsilcisinin en az olduğu zaman, onu dile
getirmenin tehlikeli olduğu zaman değil, can sıkıcı olduğu zamandır.
Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki ... Uygarlasmıs
dünya iliskilerinde herkes, hiç değilse bir konuda kendini baskalarından üstün hisseder. Genel iyi
yüreklilik buna dayanır. Çünkü, durum elverirse herkes yardım edebilir, o halde bir utanç
duymaksızın bir yardımı da kabul edebilir. Yapacak çok seyi olan insan inançlarını ve genel
düsüncelerini hemen hemen hiç değistirmeksizin korur. Aynı sekilde, bir ülkünün hizmetinde olan
her insan ülkünün kendisine artık hiç kulak asmaz; onun buna zamanı yoktur.
Demem su ki, ülküsünün hala tartısılabilir olmasından yana olmak çıkarına aykırıdır. İnsan dilediği
kadar bilgisiyle sisinip dursun, dilediği kadar nesnel görünsün, bosuna ! Sonunda her zaman
ancak kendi yasam öyküsünü elde edecektir. İnsanların tarih boyunca farkına vardıkları asılmaz
zorunluluk, bu zorunluluğun ne asılmaz ne de zorunlu olduğudur. Bugün artık kimse ölümcül
hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var. Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karsı
karsıya olan bir uygarlık çağını yasıyoruz. Sevilmis olma isteği kendini beğenmisliklerin en
büyüğüdür. İnsanları siddetle kendi üzerine çeken, bir oyunu her zaman kendi lehine çevirmistir.
Çok düsünen ve uygulamalı düsünen, kendi maceralarını kolayca unutur, ama basından
geçenlerin çağrıstırdığı düsünceleri hiç unutmaz. Biri kendi düsüncesine bağlı kalır; çünkü ona
kendi kendine ulasmıs olduğunu sanır. Öteki ise, onu zahmetle öğrendiği ve onu anlamıs olmakla
övündüğü için bağlıdır düsüncesine. Sonuç olarak, her ikisi de kendini beğenmislik ... İçine
doldurulacak çok sey olduğu zaman, günün yüzlerce cebi vardır. Bir düsmanla savasarak
yasayan kisinin, düsmanını hayatta bırakmakta yararı vardır. Açıklanmamıs karanlık bir konu
apaçık bir konudan daha önemli sanılır. Sadece karsıtları cansıkıcı olmayı sürdürdükleri için,
arada bir, bir davaya bağlı kalırız. Bir insan kendini hep çok büyük islere adadığında, onun baska
bir yeteneğinin olmadığı pek görülmez.
Açıkça büyük amaçlar tasarlayan ve daha sonra bu amaçlar için oldukça yetersiz olduğunu gizlice
kavrayıveren kimse, çoğu zaman bu amaçlardan vazgeçecek kadar da güçlü de değildir. İste o
zaman ikiyüzlülük kaçınılmazdır. Gür ırmaklar kendileriyle birlikte bir çok çakıl ve çalı çırpıyı da
sürükler; güçlü ruhlar da bir çok aptal ve mankafayı. Bir insanın gerçekten ele almıs olduğu
düsünce özgürlüğü ile, onun tutkuları ve hatta arzuları da gizli gizli kendi üstünlüklerini
göstereceklerini sanırlar. Bir insan yoğun ve kılı kırk yararak düsündüğü zaman, sadece yüzü
değil gövdesi de çekinceli bir havaya bürünür. Ruh arayanda, hiç ruh yoktur. İnsan yığınlarının
davranıs biçimlerini önceden kestirmek için, onların güç bir durumdan kendilerini kurtarmak için
hiçbir zaman çok önemli bir çaba göstermediklerini kabul etmek gerekir. İnsan kahkahalarla
güldüğü zaman, kabalığı ile tüm hayvanları geride bırakır.
Eylem ve vicdan genellikle uyusmazlar. Eylem, ağaçtan ham meyveleri toplamak isterken, vicdan
onları gereğinden çok olgunlasmaya bırakır, ta ki yere dökülüp ezilinceye kadar.
Ask ve nefret kör değillerdir; ama kendileriyle birlikte tasıdıkları ates yüzünden kör olmuslardır.
İnsan hatasını bir baskasına itiraf ettiğinde unutur onu; ama çoğu kez öteki kisi bunu unutmaz.
Alev, baska seyleri aydınlattığı kadar aydınlatmaz kendini. Bilge de böyledir.
Bir konu hakkında hazırlıksız sorguya çekildiğimizde, aklımıza gelen ilk düsünce çoğu zaman
bizim kendi düsüncemiz değildir; ama bizim sınıfımıza, konumumuza ve soyumuza ait olan
sıradan bir düsüncedir sadece. Öz düsünceler pek ender olarak su yüzüne çıkarlar.
Bizzat kendimizde olan bir değeri övdüğü, oksadığı zaman mucizeyi de, usdısını da kabul ederiz.
Yarı-bilim tam bilimden daha üstündür. O, sorunları olduklarından daha kolay görür ve bununla
görüsünü daha anlasılır, daha inandırıcı kılar.
Çok düsünen partici olmaya uygun değildir; o, parti arasında düsüncesini çok çabuk sızdırır.
Kötü belleğin iyi tarafı, aynı seylerden bir çok kez, ilk kez gibi yararlanmaktır.
Bir kurbanın yoldası o kurbandan daha çok acı çeker.
Deccal Hristiyanlığa Lanet
Aslında sorun, varlıklar sıralamasında insanın yerini ne almalıdır sorunu değildir. Sorun, hangi tip
insanın, daha yüksek değerlidir, yasamaya daha değerdir, geleceği daha sağlamdır diye
yetistirilmesi gerektiği, istenmesi gerektiği sorunudur. Bu yüksek değerli tip bundan önce de sık
sık ortaya çıkmıstır. Ama mutlu bir rastlantı olarak, istisna olarak, hiçbir zaman istenerek değil.
Tersine, daha çok korkulmustur ondan, simdiye dek korkunç olanın ta kendisidir neredeyse. Ve
bu korkudan dolayı da onun karsıtı olan tip istenmis, yetistirilmis, elde edilmistir: Evcil hayvan
olan, sürü hayvanı olan, hasta hayvan olan İnsan-Hristiyan.
Hristiyanlığı cicileyip bicileyip, allayıp pullayıp, bu yüksek tip insana karsı ölümüne bir savas
verilmistir. (...) Hristiyanlık bütün zayıfların, düskünlerin, nasibi kıtların yanını tutmus, güçlü
yasamın ayakta durus kosullarının çelisiğinden bir ideal çıkmıstır. Tinselliğin en üst değerlerinin
günahkarlık, sapıklık, ayartılma olarak duyulmalarını öğreterek, tinsel bakımdan güçlü doğalıların
bile akıllarını yozlastırmıstır. En sefil örnek Pascal'ın yozlasması, aklının kalıtsal ilk günah
tarafından yozlastırıldığına inanan Pascal'ın: oysa hristiyanlığından baska bir sey değildi aklını
yozlastıran ! (Blaise Pascal: Matematikçi, gök-bilimci, felsefeci. Ömrünün son yıllarında kendini
tanrıya adadı ve tanrıyı tanımak için felsefecilere değil peygamberlere inanılması gerektiğini öne
sürdü.)
Bir canlıya, içgüdülerini yitirmisse, kendine zararlı olanı yeğliyorsa, yozlasmıs derim. (...) Güç
isteminin eksik olduğu yerde düsüs vardır. Savım, insanlığın bütün en üst değerlerinde bu istemin
eksik olduğudur. (...) Hristiyanlığa acımanın dini denir. Acıma, yasam duygusunun gücünü arttıran
gerilim verici duyguların karsıtı bir duygudur; çöküntü verici bir etkisi vardır. Acıma yoluyla güç
eksilmesi yoğunlasır, çesitlenir. Acı, acıma yoluyla bulasıcı hale gelir. (...) Acıma, gelismenin
yasasını büyük çapta etkisiz kılar, çeler. (...) Yeniden söyleyeyim; bu çöküntü verici ve bulasıcı
içgüdü, yasamın ayakta durmaya ve değer yükselisine yönelik içgüdülerini çeler, siler, etkisiz
kılar; böylelikle sefillerin koruyucusu olduğu kadar sefaletin çoğaltıcısı da olur.
Ne ahlak, ne din, Hristiyanlık içindeki biçimleriyle, gerçekliğin herhangi bir noktasıyla ilintilidir. Bir
sürü hayali neden, (tanrı, ruh, ben, tin, özgür istem - ya da özgür olmayan istem) bir sürü hayal
etki, (günah, kurtulus, takdir, ödek, günahların bağıslanması) hayali varlıklar (tanrı, tinler, ruhlar)
arasında bir alısveris: hayali bir doğabilim, hayali bir psikoloji (bir sürü kendini yanlıs anlama, bazı
genel hos ya da nahos duyguların, örneğin nervus sympathicus durumlarının, dinsel -ahlaksal
sapkınlıklarının simge diliyle yorumlanması- pismanlık, seytanın ayartısı, tanrının yakınlığı) hayali
bir ereksellik (kıyamet, ebedi hayat.) Bu saf uydurmalar dünyası ile düsler dünyası arasında da,
birincisinin aleyhine, dağlar kadar fark vardır; düsler dünyası, gerçekliği tersinden de olsa yansıtır,
oysa bu kurgular dünyası gerçekliği sahtelestirir, değersizlestirir, değiller. "Doğa" kavramı tanrının
karsıt kavramı olarak ayarlanınca, "doğal" sözcüğü günahkar anlamına gelmek zorundaydı, bütün
bu uydurmalar dünyası, köklerini, doğal olana -gerçekliğe- karsı nefrette buluyordu.
Hristiyan tanrı kavramı -hasta tanrısı olarak tanrı, örümcek olarak tanrı, tin olarak tanrıyeryüzünde
ulasılmıs en yoz tanrı kavramlarından biridir; belki de tanrı tipinin batıs sürecindeki en
düsük seviye isaretini temsil eder. Tanrının yasamın aydınlanması ve belki evet'i olmak yerine,
yasamı çelecek kadar yozlasması ! Tanrıda yasamın, doğanın, yasama isteminin düsman ilan
edilmesi ! Tanrının, "dünyeviliğinin" her türlü yalanlanması için, her türlü "öte dünyalık" yalanı için,
formül haline gelmesi ! Tanrıda hiç'in tanrısallastırılması, hiçlik isteminin tanrısallastırılması !
Hristiyanlıkta asağılanmıs ve ezilmislerin içgüdüleri ön plana çıkar: Burada kurtuluslarının pesine
düsenler, en alt katmanlardır. Burada mesgale olarak, can sıkıntısına karsı ilaç olarak, özelestiri,
vicdan engizisyonu uygulanır: Burada tutkular adına "tanrı" denen bir güçlü karsısında sürekli
uyanık tutulur, (dua yoluyla): Burada, en yüksek olan erisilmez sayılır, bağıs sayılır, lütuf sayılır.
(...) Yine Hristiyanca olan bir sey, hem kendine hem baskalarına yönelen belirli bir hunharlık
duygusu, baska türlü düsünenlere karsı bir nefret, pese düsüp kavusturma isteğidir. (...)
Hristiyanlığın temelinde Doğu'ya ait bazı incelikler vardır. Her seyden önce bilir ki, bir seyin kendi
basına doğru olup olmadığı hiç farketmez, ama buna doğrudur diye inanılması, son derece
önemlidir. (...) Örneğin günahtan kurtulduğuna inanmak mutluluk veriyorsa, bunun için gerekli
olan, insanın günahkar olması değil, kendini günahkar hissetmesidir.
Nedir Yahudi ahlakı, nedir Hristiyanlık ahlakı ? Rastlantının suçsuzluğunun katledilmesi,
mutsuzluğun "günah" kavramıyla kirletilmesi, kendini iyi hissetmenin tehlike, kendini fizyolojik
olarak kötü hissetmenin vicdan kurdunca zehirlenmesi. (...) Çoktan bellidir aslında: Bütün
bozukluk insanların "kutsal kitap"a yabancılasmıs olmasındandır. Daha Musa'ya bile inmisti
"tanrının iradesi". Ne olmustu ? Rahip, kesinlikle, en küçük kılları kırka yararak, kendisine
verilecek en büyük ve en küçük vergilere varasıya (en leziz et parçasını da unutmadan, çünkü
rahip biftek tıkınır) tek bir seferde formüle etmisti neyi elde etmek istediğini. "Tanrının iradesinin"
ne olduğunu. Artık bundan sonra, yasam isleri öyle düzenlenmistir ki, rahip her yerde onsuz
edilemezdir; yasamın en doğal olayında, doğumda, evlenmede, hastalıkta, ölümde (kurbanlardan,
"ekmeğin bölünmesinden" hiç söz etmiyoruz), bu kutsal asalak orada hazır ve nazırdır ... bütün
bu isleri doğallıklarından çıkarmak, onun dilinde "kutsamak" için.
Bir noktada iç çekisimi bastıramıyacağım. Öyle günler vardır ki, en kara sevdadan daha kara bir
duygu gelir, basıma dikilir. İnsan horgörüsü. Ve neyi horgördüğüm, kimi horgördüğüm konusunda
hiçbir kuskuya yer bırakmamak için: bugünün insanıdır bu, benim, yazgım sonucu zamandısı
olmak zorunda kaldığım insan. Bugünün insanı boğuyor beni, onun pis kokulu nefesi. Geçmis
karsısında, bütün bilgi adamları gibi, büyük bir hosgörü tasırım. Binlerce yılın tımarhane
dünyalarını gezerim de, hüzünlü bir dikkatle bunlara "hristiyanlık", "hristiyan inancı", "hristiyan
kilisesi" derim. İnsanlığı bunların ruh hastalıklarından dolayı sorumlu tutmaktan kaçınırım.
Geri dönüyorum. Hristiyanlığın sahici tarihini anlatıyorum. Daha "hristiyanlık" sözcüğü bile bir
yanlıs anlamadır. Aslında, tek bir hristiyan vardı, o da çarmıhta öldü. "Evangelium" çarmıhta öldü.
O andan baslayarak "evangelium" adını alan her sey, daha o anda onun yasadığının karsıtıydı.
(...) Yalnızca hristiyanca bir pratik, çarmıhta ölenin yasadığı gibi yasanmıs bir yasam
hristiyancadır. (Ne benzerlik ! Aynı seyler islam dünyası için de geçerli değil mi ? Medineli
gündelikçi bir kadının oğlu olduğunu vurgulayan peygamber, ölümünden yıllar sonra "alemlere
rahmet" olan en yüce insan olarak anılmaya baslandı. Allah önce onun temiz ruhunu yaratmıs,
ardından da bizim gibi süfli varlıklara sıra gelmisti. Peygamberin ölümünün hemen ardından
iktidar kavgası basladığında, henüz çocuk yasında peygamberin koynuna giren Aise onun
yeleklerini koklayıp söyle diyecektir: "Daha elbiselerinin üzerindeki kokun duruyor; fakat simdiden
seriatın eskidi !" Bugün de yeryüzünün dört bir kösesindeki milyarlarca müslüman onun ana
rahmine düstüğü, tanrı katına vardığı günü kutluyor ve ona yakın olabilmek için seccadeleri
eskitiyorlar. Ne üstün bir deneyim ! Salya sümük ağlamak yerine kendi hayatlarına ve kaderlerine
cesaretle sahip çıkabilselerdi İslam diyarları pislik ve entrika yuvaları olmazdı.)(Nietzsche İsa'nın
çarmıha gerilisini anlattıktan sonra söyle devam eder)
Ve o andan baslayarak saçma bir sorun çıktı ortaya: "Nasıl olabildi de tanrı buna izin verdi ?"
Buna küçük topluluğun çarpılmıs aklı bir o kadar korkunç saçmalıkta ki yanıtı buldu: Tanrı, oğlunu
günahların bağıslanması için kurban vermisti. Nasıl da tek bir vurusta sonu gelmisti
Evangelium'un. Suça karsılık kurban düsüncesi, hem de en iğrenç, en barbarca biçimiyle:
Suçlunun günahları için, suçsuzun kurban edilmesi ! Ne denli tüyler ürpertici bir putataparlık !
Oysa İsa "suç" kavramının kendisini yok etmisti. Tanrı ile insan arasındaki uçurumu yadsımıs,
tanrı ile insan arasındaki o birliği kendisi "iyi haber" olarak yasamıstı. Kendi ayrıcalığı olarak değil
!
İncil'in basında duran ünlü öykü sahiden anlasıldı mı acaba ? (...) Anlasılamadı. (...) Can
sıkıntısıyla tanrılar bile basedemez. Ne yapsın ? İnsanı icad eder. İnsan eğlendiricidir. Ama gelin
görün ki, bu kez de insanın canı sıkılmağa baslar. Tanrı bütün cennetlerinin tek derdi konusunda
son derece anlayıslıdır. Hemen baska hayvanlar yaratır. Tanrının ilk hatası: İnsan için hayvanlar
eğlendirici değildir. O zaman da tanrı, kadını yaratır. Ve sahiden de iste, artık can sıkıntısının
sonu gelmistir. Ama baska seylerin sonuyla birlikte ! Kadın, tanrının ikinci hatasıdır. Kadın, özü
bakımından yılandır. Ne olmustur ? Yaslı tanrıyı bir cehennem korkusu sarar. İnsanın kendisi
onun en büyük hatası olmustur; kendine bir rakip yaratmıstır; bilim tanrısallastırılır. İnsan bilimsel
hale gelince rahiplerin ve tanrıların sonu gelir. Tek yasaklanacak olan odur. Ancak
"bilmeyeceksin"; gerisi kendiliğinden gelir. İnsan düsünmemelidir. Dertler, insanın düsünmesine
izin vermez. Ve bütün bunlara rağmen, heyhat ! Bilgi yapıtı kule olur, yükselir, gökleri kusatır,
tanrıların sonunu haber vermeye baslar. Ne yapmalı ? Yaslı tanrı savası icad eder, halkları
birbirinden ayırır, insanların birbirlerini karsılıklı olarak yok etmelerini sağlar. Savas, bilim barısını
da bozar. Ama inanılası değil, bilgi, rahiplerden bağımsızlasma savasa rağmen artmaktadır. Ve
son bir karar verir yaslı tanrı: "insan bilimsel oldu çıktı, baska çare yok, onu sulara boğup
öldürmek gerek !"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder